Çocuklar duygularını önce bedenlerinde yaşar, sonra anlamlandırmayı öğrenirler. Öfke, korku, heyecan, utanç ya da sevinç; hepsi önce nefese, bedene ve ritme yansır. Bu yüzden nefes oyunları, çocuklara yalnızca “nefes almayı” değil, kendilerini fark etmeyi öğretir.

Bir çocuk duygusunu erken yaşta tanımayı öğrenirse, yetişkinliğinde ne yaşadığını anlamakta daha az zorlanır. Öfkesini bastırmak yerine fark edebilir, kaygısını yönetebilir, heyecanla baş etmeyi öğrenebilir. Böylece duygularıyla savaşan değil, onlarla ilişki kurabilen bir birey olur. Bu da hem iç dünyasında daha fazla denge hem de ilişkilerinde daha fazla açıklık yaratır.

Nefes oyunları sosyal gelişimi de destekler. Çünkü çocuk kendi bedenini ve duygusunu fark etmeye başladıkça, başkasının duygusunu da daha kolay hisseder. Daha çok empati kurar, beklemeyi öğrenir, sınırlarını tanır, kendini daha sağlıklı ifade eder. Yani sadece “sakinleşen” değil; iletişim kurabilen, iş birliği yapabilen, temas kurarken kendini kaybetmeyen çocuklar yetişir.

Benim için bu konu aynı zamanda bir sosyal sorumluluk alanı. Çocuklara nefesini nasıl anlatabileceğimi düşünürken, onların dünyasına bilgiyle değil oyunla, öğütle değil hikâyeyle yaklaşmam gerektiğini hissettim. Bu arayış beni iki nefes masalı yazmaya götürdü. Çünkü bazen bir çocuğun kalbine ulaşan şey teknik bilgi değil, kendini bir karakterin içinde bulduğu küçük bir hikâye oluyor.

Nefes oyunları çocuklara şunu fısıldar:
“Ne hissediyorsan, onu fark edebilirsin. Ne yaşarsan yaşa, içinde sana eşlik eden bir kaynak var.”

Belki de çocuklara verebileceğimiz en kıymetli hediyelerden biri budur: Kendi nefeslerini tanımaları, kendi iç seslerini duymaları ve büyürken dünyaya değil, önce kendilerine yabancılaşmamaları.